6 Şubat 1921

Ankara Hükümeti'nin Londra Konferansı'na katılacak delegeler kurulu yola çıktı. Doğrudan bir çağrı olduğu takdirde konferansa katılması talimatı verilen Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığındaki kurulda, Roma'da bulunan Cami Bey, gazeteci ve mebus Yunus Nadi, Mebus Hüsrev ve Zekai Beylerden başka müşavir ve uzmanlar da var. Mustafa Kemal, Hakimiyeti Milliye'ye verdiği demeçte Londra Konferansı'na katılmanın Rusya ile dostluğu bozmayacağını, Rusya'daki komünizmin Türkiye'de uygulanamayacağını söyledi. Moskova'ya gitmekte olan Yusuf Kemal ile Rıza Nur Beyler de Bakü'den hareket ettiler.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Antep Kuvayı Milliye Kumandanı Özdemir Bey, Antep dışında bulunan İkinci Kolordu Kumandanından son bir defa yardım istedi. Selahattin Adil Bey, verdiği cevapta tek çıkar yolun bir huruç hareketiyle savaşçıların çemberden kurtulup çıkmaları olduğunu bildirdi. Haberleşmelerin çoğu, güvercinlerle sağlanıyor. Gece, Kuvayı Milliye bir çıkış hareketiyle Fransız çemberini yardı ve 400 kadar savaşçı dışarı çıkabildi. 4/5 gecesi yapılan çıkış hareketinde ancak 40 kişi çıkabilmişti. Yarın gece yapılacak son hareketle 150 kişi daha çıkabilecek.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Yüksek Komiser Rumbold'dan Curzon'a teller: 1) Ankara liderleri Türkiye'nin tek hükümeti oldukları iddiasından hala vazgeçmediler. Belki Bolşeviklerle birlikte yürüyorlar, belki de zaman kazanmak istiyorlar. Sunusi'yi halife ilan etmek gibi bir darbeye de girişebilirler. Padişah durumu yakından izliyor ve kendi durumundan endişe ediyor. 2) Bekir Sami Bey, Fransa, İngiltere, İtalya hükümetlerine birer tel çekerek Türk heyetinin yola çıkacağını bildirdi, yetişememesi halinde konferansın birkaç gün ertelenmesini istedi.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye, haftada 2-3 gün çıkmakta iken günlük olarak yayımlanmaya başladı: Mustafa Kemal ile mülakat. -Londra Konferansı. –Ruşen Eşref: Bayrağımız: Dost ve düşman dillerde efsane olan Ankara. Kendimize yeniden kavuşuyordum. Askerlerin süngüleri, gürbüz bir geleceğin başlangıcına benziyor. Ey gazi erler sevgilisi ve şehit yiğitler yadigarı, solmayacaksın, kurumayacaksın. Hür ve kırmızı yaşayacaksın. Barış Konferansı'na gidecek delegelerin listesi. Fatma Kadın'ın duyguları: Askerden kaçan haindir. Onları aile ocağına almayacağız. -Nazım ve Mehmet Şükrü'nün Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası'nı 1 Şubat'tan itibaren kapattıkları ile ilgili yazılan.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


ikdam: Londra'ya doğru. -Anadolu samimiyet ve ciddiyetle sulh istiyor. -Yakup Kadri: Mütarekenin ilk günlerinden beri bu millete kayıtsız şartsız tahammül ve tevekkül tavsiye edenlere göre millet yorgundur. Yatağını bir zindana bile serseler eyvallah desin ve uzansın.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Peyamı Sabah'ta Ali Kemal, BMM'nin gayri meşru olduğunu savunuyor. Avrupa ile başa çıkmak, asırlardan beri Asya'nın hangi kavmine müyesser oldu ki bize olsun. Biz İtilaf Devletleri'yle bozuşursak ya düşman yeniden üstümüze yürürse! Bu korkunç yolun sonu uçurumdur. Bu uçuruma yuvarlanmamak için Bolşeviklere tutunacağız öyle mi ! -Ankara Kemalci payitahtı. Şehrin manzarası tamamiyle değişti.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Anadolu’nun üzüntülü yollarında epey günler geçirdik. Ruhumuzu ve adımlarımızı kervanlarla kağnıların ahengine alıştıra alıştıra köhne ve basık hanlı konaklar aştık. Nihayet bir akşam Ankara – gözlediğimiz Ankara, dost ve düşman dillerde efsane olan Ankara- yüksek yaylalarla hörgüçler gibi çökmüş dağları ile ufkumuzu kapladı.


Ankara’da ilk sabah boru sesinden uyandım. Bu ses benim için bir sıla sesidir, bir hasreti söyler’… İstanbul’da aylardan beri saygısız gaydalar ve yaygaralı fanfarlar; Bursa’da, Edirne’de, İzmir’de, Adana’da yabancı ve yaraşıksız adımlarla gösteri havaları işittikçe kendilerini kendi içlerinde bir eski hatıra gibi anmaya mecbur kalan Türkler, yalnız o talihsizler benim bu sesten neler anladığımı daha iyi sezebilirler ! Kendimize sanki yeniden kavuşuyordum. Ve kendimizi karşılar gibi bir garip duygu ile pencerenin önüne gittim: Kışla olmuş eski tüccar depolarının meydanında, karların üstünde sırtları bana dönük müfrezeler gördüm. Bunlar bizim askerlerimizdi !... İstanbul’daki arkadaşlarında gevşekleştirilen katılık ve diklik bunlarda hala diri !... Bunlar oradakiler gibi elleri ceplerinde ve başları önde beklemiyorlar. Süngülerini – çelikten bir parmak gibi – göğe kaldırmışlar; bir şeye karşı insandan ve madenden bir saygı halinde duruyorlar. Topukları , çürümüş bir büyük “geçmiş”’in artığından ziyade küçük, fakat gürbüz bir “ gelecek “’in başlangıcına benziyordu.

Önlerinde bizim bayrağımız ağır ağır doğdu; Coşkun bir kızıl yele gibi, göklere doğru savrulmaya başladı !... Bu sefer bu kırmızı şey yalnız bir bayrak gibi manalı değildi bir uyarıcı gibi belagatlı idi… Vakitsiz kötürümleşen ruh, onun mucizesiyle ısındı, kımıldandı, doğruldu, bir sağlığa kavuşuyordu.


Rengini atalarının içinden alan bu bayrak az kaldı bizim günümüzde kararacaktı. Eski Şehsuvarların kavukları üstüne, bir kızıl gül gibi, cenkten cenge gezdikten sonra torunlarının başına bir yas çevresi gibi düşecekti. Fakat o sabah karşısında hamt olsun bir avuç Türk’ün gülbanki arasında ezasız endişesiz, yeniden eskisi gibi doğuverdi. “İnönü’nün ertesinde bana, “Mohaç”’takinden taze ve şanlı göründü.


Avrupa’nın ortasında zaferlerin hırslı rüzgarında uçarken belki daha geçici idi. Fakat şimdi yaylalarımızda bir avuç büyük mazlumun direnmesinden doğan istiklal borası içinde daha diri duruyor. Mohaç’ta geçirdiği demler cihana giden bir uzun zafer yolunun sonu idi. Fakat, İnönü’de, cihanın artık bitmiş sandığı bir yolun başlangıcı oldu.


Askerler törenden sonra çekildiler fakat ben pencerenin önünden ayrılamadım. Bir özleyişten ve bir korkudan sonra bayrağın kıymetini ne kadar daha yakından duyuyordum…


Ya Rabbi ! Alnımızdan çıkan bir damla kan gibi başlarımızın üstünde bu güne kadar şanla gezdirdiğimiz bayrağı sandık diplerinde mahkum edilecek Türk nesilleri dünyanın, muhakkak en talihsiz çocukları olacaktır.! Fakat içimizden dökülen bu kan bir daha içimize tıkılabilir mi? Biz bayraklarını başlarının altında saklayanlardan değiliz. Daima başlarımız bayraklarımızın altında kalacaktır.


** Ey gazi erler sevgilisi ve şehit yiğitler yadigarı !... o sabah sana bakmağa bir türlü dayanamadım… Sen muhayyilenin yapmacık yakıştırmalarından uydurulmadın. Dosdoğru kalplerden aktın. Sen insanda en mutlu şeyin yaşatan mayiin rengisin. Ve üzerinde gökten izler var. Onun için bir özsüz, bir kaynaksın; solmayacaksın, kurumayacaksın… Sen neslin başları üstünde de ilk neslin başları üstündeki gibi hür ve kırmızı yaşayacaksın. Ve Türklerden bir son nesil tanımayacaksın, görmeyeceksin.


İSTİKLAL YOLUNDA / RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN (NECAT BİRİNCİ – NURİ SAĞLAM ) / 15-16


Avrupa’da Türkiye için imzalanan barışın değiştirilmesi lehinde bir fikir ortaya çıkmıştır. Daha önceleri İtalyan ve Fransızlar da, Türkler için daha adaletli bir barış önerirken, Sevr’e de imza atmışlardı. İtilaf Devletleri, Türklerle geçek bir barış imzalamak ya da savaşı sürdürmek yollarından birini seçmek zorundadır. Karşılarında bir Cezayir yoktur. Ne sahillerinin hemen gerisi çöl, ne de teşkilatı olmayan bir toplumdur. Doğu’da barışın , Balkanlarda güvenliğin sağlanması isteniyorsa Sevr Barışı değiştirilmeliydi. “ İngiltere, Irak’ta içine düştüğü çıkmazı da, belki çözümleyebilirim düşüncesiyle Sevr’in birazcık hafifletilmesi için Londra Konferansını toplamaktaydı.” TBMM Hükümeti’nin de çağırıldığı bu konferansa Hariciye Vekili Bekir Sami Bey, içişleri eski bakanı Cami Bey , İzmir Milletvekilleri Yunus Nadi ve Mahmut Esat Beyler, Karesi Mebusu Vehbi Bey, Trabzon Mebusu Hüsrev Bey, Erzurum Mebusu Necati Bey ve Adana Mebusu Zekai Bey gönderilmiştir. Bu isimlerden Vehbi Bey ile Necati Bey’in isimleri Tansel’de geçmemektedir.


KURTULUŞ SAVAŞINDA ANADOLUDA YENİ GÜN/ NURETTİN GÜLMEZ / 540-541


Ankara’da çıkan gazetelerden biri “ Anadolu’nun Zafı” ünvanlı bir başmakalesinde, İstanbul halkını, daha doğrusu Babıali halkını – ki en büyük devlet adamından en küçük katibine kadar bütün memur sınıfını teşkil eder ve bu sınıfa muallimlerle muharrirler de girmektedir- rahatına pek düşkün olmakla suçluyor ve öteden beri İstanbul hükümetinin zaafını teşkil eden şey devletin umurunu (vazifesini, işlerini) milletin düşünce ve duygularını idare edenlerin ruhundaki bir tembellek tohumudur diyor.


Ankaralı arkadaşımızın bu düşüncesi doğrudur. İstanbullular öteden beri insanlığın nazenin ve çelebi bir cinsini temsil etmektedir. Bu cinse mensup olanların elleri beyaz ve yumuşak , etleri gevşek ve kansız, yürüyüşleri yavaş, kımıldanışları kırık döküktür. Pamuklu hırkalar içinde, tatlı sesli süt nineleri ile büyüyen, okulda annelerinin diktiği yumuşak şilteler üstünde yaslanarak tahsil gören, yirmi yaşına kadar sokaklarda ancak lalaların gözetişi altında dolaşabilen nazlı, beceriksiz ve utangaç erkeklerin yetiştiği yer ancak İstanbul’dur. Bu şehir hele düne kadar öyle bir ser halinde idi ki oradan ancak kış bahçelerinde, saksılar içinde, yapma bir hararetle yetişip gelişen nebatlara benzer adamlar çıkabilirdi. Bu adamlar hafif bir soğuğa, fazla bir aydınlığa dayanamayacak derecede cılız ve narindiler. Bütün kış mevsimlerini kupa arabadan sobalı oda, sobalı adadan kupa araba arasında geçirdikleri halde ilkbahara kadar nezleden baş alamazlar ve yazın gene nezle korkusu ile gölgede iken pardesülerini, güneşe çıkınca şemsiyelerini bırakamazlardı.


İşte, hiçbir diyarda eşi görülmeyen bu acayip insan cinsi arasında yetişenler ki, Abdülmecit devrinden Meşrutiyet devrimine kadar bu devletin çetin işleri içinde bocalıyor ve Babıali denilen paslı makinayı çeviriyordu: “ Aman yorulmayalım, aman terlemeyelim yavaş yavaş hareket edelim, işi oluruna bağlayalım” düsturu bu İstanbul efendilerinin, bu nazenin ve çelebi kimselerin takip ettikleri biricik “prensip” buldukları biricik sistemdi.


İdarei maslahat” tabiri hangi milletin kamusunda (sözlüğünde) vardır? Bu deyimin anlattığı şey, Babıali’den başka hangi hükümetin havasına bu derece sinmiştir? Onu inkılap rüzgarı bile oradan silip süpüremedi.


Rumeli dağlarından inen o coşkun, gürbüz ihtilalciler bile buraya gelip de bir süre o havayı teneffüs eder etmez sanki afyon yutmuş gibi uyuşup kalmaya başladılardı. On yıl içinde hepsinin vücudunu yumuşak ve beyaz bir yağ tabakası kapladı, hepsinin gözlerine bir sönüklük, omuzlarına bir çöküklük geldi, o yerde kandilli temennalar (el etek öpme) illeti birer birer hepsinin belini büktü. Sanki zorla yerlerini gasp ettikleri seleflerinin orada bıraktığı ruh, onlardan bu suretle öç alıyordu. Artık hiçbirinin dili “inkılap” sözünü söylemeye muktedir olamıyor; onun yerine mahut “ıslahat” kelimesini kullanmaya başlıyor; Sefinei devlet’in (devlet teknesinin) her yıl dönümünde bir kere açılan delik deşiklerine bir yama vurmak usulü yeniden diriltiliyordu. Denilebilir ki bu devlet, hep bu yama usulleri, hep yarım tedbirler yüzünden bu hale geldi. Hem içte hem dışta açık, düz ve “cezri” (radikal) bir siyaset belki bizi kurtarabilirdi. Fakat kökten hareket, rahatını sevenler için değildir. Bunlar her zorluğu oluruna bağlayıp da bir an önce keyiflerine bakmak isteyen ve her adım başında bir hava cereyanından zedelenen çelimsiz kimselerdir. Ruhları vücutları kadar yumuşaktır, üzüntüye gelmeler; kendilerinde ve etraflarında derin bir sessizlik ve huzur taraflısıdırlar. İkide birde “Efendim, devlet adamlarının başlıca vazifesi halkın huzur ve sükunetini muhafaza etmektir” derler.


Devlet adamının vazifelerinden biri belki budur, fakat başlıcası değildir. Çünkü, bir millet yalnız maddi refah ile mesut olmaz; onun yetişmek istediği birçok yüksek tepeler vardır, öyle tepeler ki kiminde kutsal bir ateş yanar, kiminde can verici bir pınar kaynar, kiminde sarhoş edici rüzgarlar eser. Lazım gelir ki, devlet adamları bu tepelere tırmanan kitlelerin önüne geçsin, arkalarından geriye doğru çekmek “ukalalığına” kalkışmasın. Bu lüzumsuz bir ihtiyatkarlıktır.


Mütarekenin ilk gününden beri bu millete kayıtsız tahammül ve tevekkül tavsiye edenlerin “ Vücuduna vurulan her zinciri hürmete yakın bir itaatle öp” diyenlerin ne fikre hizmet ettiklerini anlamayanlar var. Bu nasihatçılara göre millet yorgundur, her şeyden önce huzur ve rahata muhtaçtır, yatağını bir zindana serseler bile “Eyvallah” desin ve uzansın. Zira haddizatında bunu söyleyenleri rahata düşkünler ve millete huzur ve sükun tavsiye etmelerinin manası şudur;” Aman uykumu kaçırıyorsunuz, rahatımı bozuyorsunuz! Siz susun da benim kulağım dinç olsun! Şöyle bir köşede kendi işim gücümle meşgul olayım, çoluk çocuğumla yan gelip oturayım”


Bizce, böyleleri hiç değilse millet ve memleket işleriyle uğraşmamalı, millet ve memleket adına söz söylememelidirler. Aile ocağının durgun ve sessiz havası bunların her türlü yorgunluktan ürken vücutları için en iyi ve en sağlam bir iklimdir. Varsınlar bu iklim içinde sakin sakin, rahat rahat hayatlarını yaşasınlar, fakat ikide birde herkesi de kendileri ile beraber böyle yaşamaya zorlamaktan ve ulvi heyecanlarla kanayan kalplere soğuk su serpmekten çekinsinler.


ERGENEKON / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 42-43-44-45


Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesinin Atatürk’ün 100. Doğum yılı nedeniyle 1981 de seminerde Toktamış Ateş konuşuyor.


Size Ali Kemal’den de birkaç örnek vermek istiyorum. Şöyle diyor PEYAM-I SABAH’da 6 Şubat 1921’de


“Vaktiyle İttihat ve Terakki içün olduğu gibi Kuvayı Milliye’ye her ne endişeye mebni olursa olsun taraftarlık edenlerin vicdanlarına, irfanlarına müracaat ederiz. Bu çıkmaz, bu korkunç yolların nihayeti bir uçurum değil midir?”


7 Şubatta şöyle bir başyazı var PEYAM-I SABAH’ta


“Artık sarahaten görülüyor ki, Mustafa Kemal ve hempaları (Bunlar bir de şunu çok seviyorlar, Mustafa Kemal’den bahsederken hep ‘hempaları’… Hemen o geliyor) bermutat habbeyi kubbe ederek gün be gün lehimize inkişafa başlayan vaziyet-i umumiyeden istifadeyle İzmir’i, Trakya’yı, hasılı memleketi kurtarmak değil, merkez-i Hilafeti, Saltanatı yan çizerek, hükümet ve hakimiyet sahibi meşruların olan büsbütün iktidarı ele almak istiyorlar” diyor.



ATATÜRK VE BASIN / TÜRKİYE GAZETECİLER SENDİKASI İSTANBUL ŞUBESİ / 39

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG