6 Aralık 1920

Mustafa Kemal, dün Bilecik'te karşıladığı İstanbul Hükümeti'nin bakanları İzzet ve Salih Paşalarla Hüseyin Kazım Bey'i, kurtuluş savaşına katılmaya ikna etmek üzere trenle Ankara'ya kaçırdı. Kurulda, Fatin Hoca, Cevat, Münir, Cafer, Hasan, Hikmet, Naci adlarındaki görevliler de var. Anadolu Ajansı, yayımladığı resmi bildiride, bu kişilerin TBMM ile temas etmek vesilesi ile Ankara'ya geldiklerini, İngilizlerden kaçtıklarını, Ankara'da coşkun bir biçimde karşılandıklarını ve milli mücadeleye katıldıklarını bildirdi. Adıgeçen kurul, İtilaf Devletleri'nin isteği ve onayı ile, Sevr Anlaşması'nı imza etmesi konusunda Ankara'yı ikna etmek amacıyla İstanbul'dan yola çıkmış, buluşma yeri olarak Bilecik kararlaştırılmıştı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Meclis'te, Konya İstiklal Mahkemesi tarafından isyancılara yardım etmekle suçlanıp Erzurum'da sürgün hayatı yaşamaya mahkum edilen Mebus Abdülhalim Çelebi ve Kazım Hüsnü Bey hakkındaki karar, mebusların dokunulmazlığı ilkesine aykırı ve yapılan soruşturma eksik görülerek yok sayıldı


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü 3 / Zeki Sarıhan)


Mustafa Kemal Paşa bu heyetle Ankara’ya geldi. Ajans geçtiği haberde bu heyetin İstanbul’dan çıkmayı başararak Anadolu’ya katıldığını duyurdu. Mustafa Kemal bu zorlayıcı önlemin iç ve dış siyasal zorunluluk sonucu Sadrazam Tevfik, Ahmet İzzet, Salih Paşa gibi herkesin sevgi ve saygısını kazanmış, namuslu, yurtsever kişilerin işgal altındaki İstanbul’da bir hükümet kurmalarının önüne geçmek üzere alınmıştı.


Ahmet İzzet Paşa bu beklenmedik emir karşısında son derece öfkelendi. Namuslu, saygıdeğer olan bu kişinin durumun kötülüğünü kavrayamaması acınacak bir görüntüdür. Bu kişilerin birer ulusal görev alacakları yerde, bir buçuk aylık konuklukları süresince adeta küskün bir durumda takınmaları, Ahmet İzzet Paşa’nın bir kabine varmış gibi arkadaşlarıyla Heyet Başkanı havalarında görüşmeler yapması, acınacak ve gülünecek bir tablo oluşturuyordu. Bu heyetin geldiği gün Eskişehir’deki Çerkez Ethem Kütahya’ya kardeşi Tevfik’in ve kendi çetelerinin yanına savuşmuş, milletvekili kardeşi Reşit Bey, Kazım ( Özalp ) Paşa ile birlikte, bunları yola getirmek için Kütahya’ya gönderilmişti.


Bunların düzenli bir ordu kurma kararı karşısında tepki gösterip isyankar bir durum aldıkları anlaşılıyordu.


HÜSREV GEREDE’NİN ANILARI / SAMİ ÖNAL / 207


Bu gelişmelerin yanı sıra, Kasım sonlarıyla Aralık başlarında Ermenistan sorunuyla ilgili başka bir haber basında yer almaya başlamıştı. Bu da Amerikan Başkanı Wilson’un Sevres Antlaşması’yla Ermenistan sınırının saptanması görevini üstlenmiş olmasıydı. Türk – Ermeni savaşları sırasında Ermenice ve İngilizce gazetelerde çıkmış olan bu konudaki yazılarda, Wilson’un çizeceği Ermeni sınırın bundan sonra fazla bir değer taşımayacağı öne sürülürken, Adana’ya değin uzanan geniş bir bölgeyi kapsaması Wilson’ca düşünülen “ Büyük Ermenistan İmparatorluğu” hakkında İtilaf Devletleri’nin olumlu bir tutum içerisinde olmayacakları da ekleniyordu. Yerkir adlı Ermeni gazetesi bu konuda yayınladığı bir başyazıda Ulusal Kuvvetlerin Sevres Antlaşması’nı kabul etmediklerini anımsatarak, Amerika Başkanı’nın çizeceği Ermenistan sınırının bir anlam taşımayacağını belirtiyordu. Çünkü bu sınırın benimsetilmesi için ortada bir Amerikan ordusu görünmüyordu. Ayrıca İtilaf Devletleri’ne de güvenilmeyeceğinin anlaşıldığına değinen Ermeni gazetesi onların Ermenilere sürekli olarak kendi kuvvetlerine dayanmaları gerektiği konusunda uyarıda bulunduklarına dikkat çekiyor, sonuç olarak şu tümcelere yer veriyordu; “ Wilson’un hakemliğinin bizim için hiçbir kıymet ve ehemmiyeti katiyeyi haiz olmayacağı bedihidir. Ermenistan hududunun tayini vazifesi ancak Ermenistan ordusuna ait olacaktır. Binaenaleyh hakemlik ancak Ermenistan tarafından bir emr-i vaki ihdas olunduğu taktirde müsait olabilir.”


Bu yazı Öğüt gazetesinin 6 Aralık 1920 tarihli başyazısına konu edildi. Sert biçimde eleştirildi. Yazıda Ermenilerin Bileşik Amerika’ya bel bağlamak yerine kendi ordusuna dayanarak Anadolu’da “Emr-i vakiler ibdaına” çalışmanın daha uygun olacağı düşüncesinde oldukları anımsatılarak, bu çeşit girişimlerden Erzurum, Bitlis ve Van illerinin ele geçirilmesinin amaçlandığı anlatılıyordu. Oldu bittiye getirmenin Ermeniler aleyhine bir durum yarattığı bunun ise Kars’ın, Gümrü’nün düşmesi ve Ermeni ordusunun dağılması sonucunu doğurduğu eklenerek, Ermenilerin gelişme ve yükselmeleri konusunda “ Avrupa tacirlerine alet olmaktan vazgeçmeleri “ öneriliyordu.


Amerika Devlet Başkanı’nın saptadığı Ermenistan sınırı konusundaki yazılardan biri de Morning Post gazetesinin 2 ve 4 Aralık tarihli sayılarında yer alıyordu. Wilson’un kuvvet kullanamayacağı , para harcayamayacağı öne sürülüyor, O’nun başarısızlığı ortaya çıkınca Kongre’ye baş vursa dahi alacağı yanıtın olumsuz olacağı savunuluyor ve bu girişimin Amerika adına yapılmayacağı üzerinde duruluyordu. Aynı yazıda bağımsız bir Ermenistan’ın kurulmasının Sevres Antlaşmasıyla öngörüldüğü, bu nedenle de İtilaf Devletleri’nin Londra’da yapmış oldukları toplantıda bunun söz konusu edildiği fakat Ermenistan’ın Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmeyeceğine karar verildiği belirtiliyordu. Ayrıca Wilson’un önerdiği Trabzon da dahil olmak üzere Adana’ya değin uzanan geniş bir Ermenistan’ın kurulması düşüncesinin benimsendiği, böyle bir Ermenistan’ın korunması sorumluluğunun pek çok güçlükler taşıyacağı sonucuna varıldığı ekleniyordu.


TÜRK KURTULUŞ SAVAŞINDA TÜRK BASINI / Dr. İzzet ÖZTOPRAK / 225 – 226 – 227


Saltanat, İslam memleketlerinde hükümdarların tahta çıkışından görev sürelerinin bitimine kadar, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini tek başlarına, ya da izin verdikleri ve görevlendirdiği kişiler aracılığıyla kullandığı ve yönetimin babadan oğula geçtiği bir yönetim biçimidir. Osmanlı İmparatorluğu’nda da bazı farklarla saltanat tanımda geçtiği şekilde uygulanmıştır. 1909 Anayasası’ndan sonra meşruti bir yönetime dönüşmüşse de padişah tekrar güçlü bir konuma gelmiş ve Anayasa devre dışı bırakılmıştır. Osmanlı Devleti’nin güçlü dönemlerinden, Tanzimat’ın gösterisinden, Meşrutiyet’in vaatlerinden devletin kurucusu olan Anadolu köylüleri ekonomik olarak bir şey anlamamışlardır. Bu şartlar altındaki Osmanlı toplumunu Saray, taşra mütegallibeleri, üreticiler ve köylüler diye üçe ayıran Mahmut Esat; “ Saray’ı Karl Marx’ın fabrikasının patronuna, köylüler ve üreticileri işçilerine, vatanı fabrikaya, mütegallibeleri de dayı başına benzetmektedir.”


KURTULUŞ SAVAŞI’NDA ANADOLU’DA YENİ GÜN / NURETTİN GÜLMEZ / 336


Reşit Bey Eskişehir’deki konuşmamızdan sonra Kazım Bey ile beraber Kütahya’ya Ethem Bey’in yanına gitmişti. Birkaç gün sonra Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş, Tevfik Bey’le benim aramdaki meselenin halledildiğini, Garp cephesi Kumandanlığı ile muhaberenin başladığını bildirmiş. Hakikaten muhabere açıldı. Muameleleri eskisine nazaran daha yumuşak. Ne söylersem dinliyorlar. Fakat çeşitli kanallardan aldığımız haberlerle öğreniyoruz ki, bir taraftan da hazırlanıyorlar. Reşit Bey Ankara’ya dönmüştü. Onun vasıtasıyla Mecliste hazırlanıyorlar, kendileri dışarda hazırlanıyorlar. Her taraftan perakende kıtaları toplamaya, yeni kuvvetler tedarikine, bizim nizamiye kuvvetlerinden adam ayartmaya çalışıyorlar. Bu tarzda son ve büyük bir deneme için hazırlanıyorlar. Ama bütün bu hazırlıklar, hemen ertesi gün öğrenilecek, maksatları anlaşılacak kadar aşikar oluyor. Mesela bir başka Kuvayı Milliye Kumandanı olan ve Sarı Efe diye anılan Edip Bey adındaki arkadaşlarını bekliyorlar. Onunla temas arıyorlar, bir an önce kendilerine katılmasını istiyorlar. Sarı efe bugünlerde İzmit, Düzce, Bolu taraflarında bulunuyordu, illa bir an önce Kütahya’ya gelsin diye bekliyorlar. Halbuki adam gitmek istemiyor. Nitekim gitmedi de. Bizden bile resmen müfreze istiyorlar. Falan müfrezeyi gönderin diye müracaat ediyorlar.


Aralık ayının başından sonuna kadar Ankara’ya, Eskişehir’e ve cepheye gergin bir hava hakim oldu. Bu hava içinde yaşadık. Hiçbir tarafta emniyet yok. Herkes bir yerden bir yere giderken kuşkulu. Hatta kıta kumandanları ve subayları vazife ile bir yere gönderildikleri zaman, nerede, nasıl basılacakları endişesi ve mukabil tedbirler içinde hareket ediyorlardı. Bu tarzda, gayet gergin ve tehlikeli, meyusane bir atmosfer içindeyiz. Bunun en büyük, en ağır yükü Mustafa Kemal Paşa üzerinde ve Ankara’da Mecliste idi. Mustafa Kemal Paşa Yozgat isyanından beri Çerkez Ethem’in çıkardığı meselelerden ve giriştiği tertiplerden dolayı, belki bütün hayatında en önemli bir mücadele devri geçirmiştir.


İSMET İNÖNÜ HATIRALARI / 221-222

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG