6 Ekim 1921

Afyon yakınlarında Sivridede tepesinde Halit Bey'in Yunanlılarla çarpışması ve Yunanlıları püskürtmesi...


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)

Öğüt: Atina'da kimse Kral'ın yüzüne bakmıyor. Karşılama törenine halk katılmadı.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)

Beşinci Süvari Kolordusu Yunanlıların yeni bir taarruzuna karşı koyabilmek için Ordulara, Ekim 1921’de yeni tertipler aldırılmıştır. Buna göre Ordunun büyük kısmı Çay, Bolvadin bölgesinde toplanmış ve tertiplenmiş, Afyon’un güney kesiminde ise pek az bir kuvvet bırakılmıştır. Aynı şekilde, düşman da kuvvetinin büyük bir kısmını Afyon’un kuzey bölgesine intikal ettirmiştir. Bu son yığınak durumundan istifade ederek, düşmana yeni bir tertip ile taarruz etmek için bir plan hazırlanmıştır. Buna göre, Ordu’nun büyük kısmını Afyon’un güneyinde toplamak, buradan baskın tarzında Dumlupınar istikametinde taarruza geçmek ve Beşinci Süvari Kolordusu nu da Ahır dağlarından Sinan Paşa Ovasına geçirerek düşmanın yan ve gerilerini vurup İzmir ile irtibatını kesmek, planın esasını teşkil etmektedir. Cephenin güney kesiminden taarruz etmesi planlanan Beşinci Süvari Kolordusunun, birkaç aydan beri Ilgın’da bu­lunduğu, düşman tarafından da bilinmektedir. Beşinci Süvari Kolordusu, Ilgın’dan kuzeye de güneye de aynı zamanda gidebileceği için, bir harekât esnasında bu Kolordunun hangi istikamette kul­lanılacağının düşman tarafından kestirilmesi güçtür. Ancak, Beşinci Süvari Kolordusu, ileri harekâta başladığı takdirde, Mersin bölgesinden sızdırıldığı tah­min edilen karşı taraf casus teşkilatı ile Yunanlıların bu harekâtı öğrenmeleri ihtimali bulunmaktadır. Süvari Kolordusunun harekât istikameti hakkında düşman casuslarını şaşırtmak ve aldatmak maksadıyla, Kolordunun kuzey Aziziye mıntıkasına hareket edeceği haberi etrafa yayılmıştır. Hatta bu şayiayı daha geniş bir bölgeye yaymak için, Konya ve Adana bölgelerine vazifeli personel gönderil­miştir. Harekâttan birkaç gün önce de Kolordu Karargâhı için Aziziye’de bina hazırlanması hususunda bir telgraf da çekilmiştir. Yayılan bu yanlış haberler neticesinde Yunan Başkomutanlığı, Beşinci Sü­vari Kolordusunun hareketi ve dolayısıyla kullanılma yeri hakkında zamanında haber alamadığı için yanılmış ve Kolordunun harekâtına ve başarısına mani ola­mamıştır564. Tarihte cereyan eden muharebelerde, Düşman Ordusu ihtiyatlarının nerede, ne zaman ve nasıl kullanılacağı konusu, komutanlık karargâhlarını en çok meşgul eden hususlardan birisi olmuştur. (Tersi durum da karşı taraf için geçerlidir.) İhti­yatın harekât tarzını doğru olarak tahlil eden taraf ile ihtiyatının harekât tarzını karşı tarafa hissettirmeden uygulayabilen taraflar, çoğunlukla zafere ulaşmıştır. İşte bu noktada tarafların istihbarat ve istihbarata karşı koyma faaliyetlerini ne kadar etkili ve doğru kullanabildikleri devreye girmektedir. İstihbaratınız kuv­vetli olabilir ve karşı taraf ihtiyat ve cephe birlikleri hakkında bilgi edinebilirsiniz, ancak istihbarata karşı koymanız zayıf ise, karşı tarafa yönelik istihbarattan elde ettiğiniz bilgilerin bir anlamı kalmayacaktır. Buradaki olayda, Beşinci Süvari Kolordusunun nerede, ne zaman ve nasıl kullanılacağı düşman tarafından öğrenilememiştir. Düşman hakkında toplanan iyi istihbarat sayesinde tespit edilen açıklar, en uygun harekât tarzının seçilebil­mesini sağlamıştır. Dumlupınar istikametinde geliştirilen taarruzun başarıya ulaşmasından, Türk Ordusunun, istihbarat ve istihbarata karşı koyma çalışmala­rını başarıyla icra ettiği sonucuna varılabilir (Kaynak: Milli Mücadele Dönemi İstihbarat Faaliyetleri / Serdar Yurtsever / Syf 144) BATI CEPHESİ KUMANDANLIĞIMA* (6 EKİM 1921) 1. Orduca yeniden harekâta başlamak için gerekli hazırlığın 10 güne kadar sona ereceği ve ordu büyük kısmı ile Afyon kesiminde faaliyete geçmek ve Eskişehir'e karşı bir iki tümen terk etmenin mümkün olacağı tahmin ve tasavvur edilmektedir. 2. Bu harekâtta ordunun bir kısım kuvvetine komuta etmek suretiyle İhsan Paşa’dan büyük ölçüde faydalanmak arzuya şayandır. Bunun için Ali İhsan Paşa'yı Gü­ney Cephesi Komutanı unvanı ile şimdiden Afyon'daki kuvvetlerin başına memur et­meyi uygun düşünüyoruz. Ordu büyük kısmı Afyon'a intikal ettiği takdirde siz de karargâhınızı oraya götü­receğinizden, Afyon kesiminde toplanmış olacak kuvvetlerin iki ordu halinde bölün­müş ve Başkomutanlığa bağlı olarak sevk ve idare edilmesi uygun görülmektedir. 3. Kesin karar vermek üzere de düşüncenizi bekliyorum. (Kaynak: Atatürk’ün Bütün Eserleri / Cilt 12)

KARADENİZ'İN ÖTE YAKASINA Bîzler kendi işlerimize öylesine daimisiz ki, dikkatle­rimizi bir an olsun bizim dışımızda olup biten olaylara çe­virmeyi akıl edemiyoruz. Ancak, 'bir tehlike gelebilir’ dü­şüncesiyle oisa gerek, yalnız Batı komşularımızı, o da bi­linen ölçülerde izleyebiliyoruz. Güney ve Doğu sınırlarımı­zın ötesinde olanlardan ise çoğunlukla ya hiç, ya da çok az bilgiye sahibiz. Oysa hem, politik ve ekonomik çıkar­larımız açısından hem de dünyadaki kurtuluş hareketle­rinin geleceği açısından bu olaylar büyük ilgi çekmekte­dir. En yakın güney komşumuz olan, TÜRKİYE bu konuda özellikle önemlidir bizim için. Orada da emperyalistlerle yapılan savaşın hemen ardından halk yeniden silâha sa­rılmak zorunda kaldı. Ve topların gürültüsü şu ana değin hâlâ kesilmedi. Başında Sultan V. Mehmet’in bulunduğu Türk yöne­timi, 1918 yılı sonunda Dünya Savaşından, galip Antant­ın ([*]) insafına sığınmış bir durumda çıkmıştı. İmzaladık­ları silâh bırakışması sonucunda galip devletlerin kendi aralarındaki anlaşmalarda Türkiye’nin bağımsızlığı kesin­likle ortadan kaldırılıyordu. Antant'ın askerleri Çanakkale ve İstanbul boğazlarını işgal ettiler. 1920 yılı Ağustosun­da anlaşmanın yenilenmesi Sevr'de yapıldı. Artık hiç bir etkinliği kalmayan başkent İstanbul ile birlikte Türk topraklarının büyük bir bölümü Türklerin elinden alınmış ve galip devletler arasında paylaşılmıştı. Böylece İngiltere’nin payına Mezopotamya, Filistin ve Ara­bistan; Fransa’nın payına Suriye, İrak ve Küçük Asya ya­rımadasının büyük bir bölümü; Yunanistan’ın payına ise İzmir ile birlikte Küçük Asya’nın batı kısmı ve Türkiye’nin egemenliğindeki Balkan yarımadasının güney-doğu kesi­mi (Edirne ile birlikte Trakya) düşmüştü. Türkiye’nin geri kalan kısmı (Anadolu) da bu devlet­ler arasında -sözde- bağımsız sayılarak bölgelere ayrılmış­tı. Oysa demiryolları, endüstri fabrikaları, maliye gibi şey­lere Antant’ın borsacıları tarafından zafer sarhoşluğu için­de elkonulmuştu. En kaba kuvvet gösterileri, yağmalar ve hakaretler insan aklının alamayacağı kadar almış yürü­müştü. Bütün bunlardan, yıllardır süregelen savaşlardan Balkan ve son olarak da Tüm Avrupa) yor­gun düşen ülkenin bezginliğine rağmen, Türk ulusunun büyük çoğunluğu istilâcılarla açıktan açığa savaşa girişti. İstanbul'da İngiliz Fransız süngüsünün «kibirli» hi­mayesi altında oturan resmî Türk yönetimi, anlaşılmaz bir vurdumduymazlıkla bütün bu hareketlere duygusuz ka­lıyordu. Bu nedenle kurtuluş harekâtı bu yönetimin dışın­da ve bu yönetimin karşısında olarak gelişti. Giderek de açık bir devrimci karakter kazandı 1919 yılı sonlarında Küçük Asya'nın içerilerinde, Er­zurum ve Sivas’da Türkiye’nin içinde bulunduğu durum­dan hoşnut olmayanlar bir araya gelmeye başladılar. Bu hoşnut olmayanların başında gözde Türk Generallerinden


biri bulunuyordu: Mustafa Kemal Paşa. Antant'a karşı sa­vaş onun ve arkadaşlarının önderliğinde, «Türkiye'nin Ulu­sal Kurtuluşu» adı altında düzenlendi. Bu hareket çok ça­buk genişledi ve ağır ağır tüm Küçük Asya’yı sardı. Ana­dolu'nun ortasında, Ankara da Türkiye Büyük Millet Mec­lisi toplantıya çağrıldı. Böylece Mustafa Kemal’in bu çağ­rısı yeni devrimci Türk yönetimini oluşturuyordu.

Sultanlık, kısa süre içinde topraksız, askersiz, halk- sız ve mali olanaklardan yoksun kalıvermişti. İstanbul'da bulunması nedeniyle de tümüyle Antant'ın, özellikle İngil­tere’nin baskısı altındaydı. Bunun sonucunda, onun tüm ağırlığı ve önemi Türk Ulusunun her tabakası ve sınıfı ara­sında bir anda kayboluyor, sıfıra iniveriyordu.

Böylece 1919 yılı sonlarına doğru biz iki yönetim mer­kezi görüyoruz Türk topraklarında: Biri, Avrupa ve öteki burjuva ülkelerinin tanıdığı İstanbul hükümeti, öteki ise asıl etkili olan ve tüm Türk halkının tanıdığı, ama Antant tarafından kabul edilmeyen merkez, Ankara’daki hükümet.

Eğer biz bu devrimci hareketin sosyal sınıfsal içe­riği açısından değerlendirmesini yapmak istersek şunu önceden bilmeliyiz ki, burada bizim bildiğimiz, devrim de­yince aklımıza gelen, bizim verdiğimiz savaşın deneylerin­den çıkanlara benzer bir durum göremeyiz.

Bu hareket açık bir ulusal anlam taşır ve yabancı is­tilâcılara karşı girişilen bir harekettir. Bu hareketin daya­nağı önemli bir çoğunlukla Türk subayları, memurları ve köy ile kentlerin emekçi kitlesi olmuştur. Yalnız sınıfsal gruplar bu arada, daha açıkça daha ayrıntılı olarak biçim­lenmeye başlamıştı. Bu da Anadolu köylüsü için, asıl kay­nak ve temelde gitgide daha çok etkisini gösterdi. Yöne­tim genellikle kendi sınıfsal durumunun gerektirdiği par­tinin ellerinde bulunuyordu. Bu, tıpkı bizim 1905 devrimin- deki partiye benziyor.

Ankara hükümeti yeni devlet kadrosunu kurarak kısa sürede hatırı sayılır bir silâhlı güç yaratmayı ve kendi ül­kelerini işgal edenlerle aktif çarpışmaya hazırlanmayı ba­şardı.

Türkiye'de halklar arasındaki büyük hırçınlıklar Yu­nan ordusunun harekete geçmesine sebep oldu ve 1919 yılında İzmir bölgesi işgal edildi. Bütün bu bölgedeki Türk köyleri üzerine yapılan aşırı baskılarda büyük bir hataya düşüldü. Bu sakin insanlara yapılan katliam, onların mal ve öteki değerlerine yapılan yağmalar... Bunlar bütün Tür­kiye'de geniş bir yankı uyandırdı ve Yunanlılara karşı An­kara hükümetinin askerleri tarafından açık bir askerî ha­rekete girişilmesine sebep oldu.

Yeni Türk hükümetinin karşısına Yunanlılardan baş­ka bir de Doğu sınırında savaş çıkartılmıştı. Orada Erme­nistan Taşnakları vardı ve Yunanlılarla birlikte Türkiye'­de ve Kafkasya'da Antant'ın silâhlarıyla beslenerek sava­şıyorlardı.

Ermenilerle savaş çok çabuk olup bitti ve Türkler için tam bir başarıyla sonuçlandı. Ermeni Taşnak orduları 1920 yılında indirilen son bir darbeyle dağıldılar ve bilin­diği gibi devrimle kurulan Sovyet Ermenistan Cumhuriye­tine geldiler. Sovyetler Birliği’nin aracılığı ile Ankara Hü­kümeti ve Sovyet Ermenistan'ı arasında barış yapılması sağlandı. Böylece o andan beri orada çok iyi dostluk iliş­kileri kuruldu. Yalnız Küçük Asya'da işler hep böyle iyi yürümedi. 1921 yılı aralıksız askerî hareketlerle geçti.

Gerçi bu hareketlerde Türkler sık sık askerî başarı­lar kazandılar. Ama bu ana değin kesin bir zafer elde edemediler. Dinmek bilmeyen çarpışmalar şu anda alabil­diğine genişliyor ve görünüşe göre Türklerle Yunanlılar arasındaki kesin savaşa doğru gidiyor. Aynı yılın 10 Temmuz’unda Yunan ordusu, başlarında bizzat Kral Konstantin olduğu halde, İsmet Paşa'nın, Mustafa Kemal Paşa'nın kumanda ettiği. Batı Ordusu üzerine kesin bir saldırıya geçti. Bu saldırı ile Temmuz'un sonlarında Yunan Or­dusu, Türk Ordusunun elindeki en önemli stratejik nok­taları ele geçirmeyi amaçlıyordu. Böylece Bağdat de­miryolunun Küçük Asya bölümü, kuzeyde Adapazarı’ndan başlayarak Afyonkarahisar'a değin aradaki tüm bölgeler, yani Türk Batı Cephesi karargâhının bulunduğu Eskişehir, Yunanlılarca alınmış oldu. Yunan kaynaklarına göre, bu başarılar sonucu pek çok tutsak ve teknik araçlar elde edilmişti. Yunan Orduları bir süre durduktan sonra Ağus­tos ortalarında yeniden, daha ileri saldırıya geçtiler. Asıl görevleri olan işgali bir yana bırakarak Anadolu Türkiye- sinin başkenti olan Ankara’ya yöneldiler.

Ankara’dan yüz verst kadar uzaktaki Sakarya neh­ri kıyılarında Ağustosun ikinci yarısında yeniden en şid­detli muharebeler başladı. Bu muharebeler sonunda Yu­nan ordusunun taarruzu başarısızlığa uğradı. Ankara'ya 50 verst kadar yaklaştıkları halde Yunanlılar geri çekil­mek zorunda kaldılar. Son bilgilere bakılırsa bu geri çe­kilme yer yer düzensiz oluyor ve önemli ölçüde teknik araçlar bırakıyorlarmış arkalarında. Böylece Yunanlıların Adapazarı - Afyonkarahisar - Eskişehir arasındaki demir­yolu hattında da tutunamayacakları ve eski hatlarına (Adranos hattına) çekilecekleri bekleniyor. Yani Ankara'dan 350 verst uzağa.

Uzun hazırlıklar sonunda büyük kuvvetlerle girişilen bu başarısız Yunan taarruzunun tekrarlanabileceği sanıl­mıyor. Daha bu yılın ilk baharında Türk Cephesini yarma denemesi yapılmış, başlangıçta birtakım başarılar da el­de edilmiş, ama sonunda durmuş ve Yunan ordusu bü­yük bir bozguna uğramıştı. Böylece Batı Cephesinde, son Yunan saldırısına değin süren bir barışın şimdi yeniden kurulması gerekiyor. Mustafa Kemal Paşa ordularının da Yunan Ordusunu tümüyle kırabilmesinin mümkün olma­dığı düşünülüyor.

Son zamanlarda İstanbul kaynaklarından alınan ha­berler, Yunan ordusunun bir çevirme harekâtına giriştiği ve bu ordunun imha hareketinin kaçınılmaz olduğu yolun­daydı. Kuşkusuz bunlar abartılarak anlatılıyordu. Bu ara­da Türk askerleri de ne sayı, ne de teknik araçlar bakı­mından Yunan ordusu gibi olanaklara sahip değildi. Tâ içerlerde son ve kesin darbeyi vurmaya hazırlanıyorlardı. Yunanlıların bu üstünlüğü İngilizlerin tüm olanaklarını on­lardan yana kullanmasından ileri geliyordu.

Buna karşılık Yunan ordusunun moral durumu, Kemalistlerin coşkun fikirlerinin yanında çok düşüktü.

Böylece bir silâhlı çarpışmanın yakın bir gelecekte çıkabilmesi olanağı yoktu. Bu koşullarda diplomasi ala­nından yararlanılması kaçınılmaz olmuştu.

Sorunun diplomatik yollarla çözümlenebilmesi için Antant tarafından bir denemeye girişildi. Aynı yılın baş­larında Londra'da, İstanbul hükümetinden, Ankara hükü­metinden ve Yunanistan'dan katılacak delegeler bir özel konferansa çağrıldılar. Bu konferans tam bir başarısızlık­la sonuçlandı.

Bütün bu denemelerin nasıl sonuçlanacağı, tüm ola­sılıkların ilerde nasıl bir durum göstereceği anlaşılıyordu. Ne olursa olsun şimdiden Antant'ın diplomatik çabaları­nın bir sonuç vermeyeceği söylenebilirdi.

Mustafa Kemal Paşa hükümeti olayların ilerde nasıl gelişeceğini bekleyebilirdi. Onun askerî durumu hiç de kaygı verici değildi. Nasıl olsa olaylar geriye dönmez, bi­zim yargımıza göre Yunan kuvvetleri herhangi bir başarı elde edemezdi artık. Onlar Antant'ın yardımına daha faz­la bel bağlayabilirler miydi?.. Diplomatik alanda evet, ama askeri alanda hiç bir zaman!..

Antant’ın bu Yakın Doğu işi de tıpkı bütün öteki iş­leri gibi bir hiçti. İngiltere, Fransa, İtalya, hepsi de kendi çıkarlarını gözeten politikalarıyla, birbirleriyle ilişkilerinde çatışmaya başlamışlardı bile.

Yakın Doğudaki egemen durumunu sağlamlaştırmak isteyen İngiltere, bir taraftan Ankara hükümetine hoş gö­rünmeye çalışırken bir yandan da Yunanistan, Fransa ve İtalya'nın kendisine destek olmasını sağlamak istiyordu. Elbette gerek bu oyunların, gerek İngiltere'nin Yunanis­tan'la yüzleşmesinin, yağmacı burjuvazi açısından iyi sonuçlar vermeyeceği muhakkaktı.

Kemalistler bağımsız Türkiye’nin yeniden kurulması­nı istiyorlardı. Hattâ Arap vilâyetlerinden bile vazgeçmiş­lerdi. Ama bu istekleri de tüm Antant ülkeleri tarafından çözümlenmesi olanaksız bir karşı çıkmayla karşılanmıştı. Sadece emperyalizmin iflâsı birçok sorunların çözümlen­mesine olanak verecekti.

«Komünist» Gazetesi

Sayı : 223

6 Ekim 1921


(Kaynak: Ukraynalı Devrimci Lider Frunze’nin Türkiye Anıları / Kasım 1921-Ocak 1922)

[*] Antant: Birinci Dünya Savaşında üçlü itilâf devletleri: İn­giltere, Fransa ve İtalya. [3] Verst: 1060 metreye eşit Rus uzunluk ölçüsü birimi.

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG