6 Nisan 1921

Batı Cephesi'nin güney kısmında da Yunanların takibine başlandı. 1 2. Kolordu birlikleri yarın Afyon'a girecekler, yarından sonra da 3 gün sürecek olan Aslıhanlar Savaşı başlayacak.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İkdam: Yakup Kadri: Bir yükselişin başlangıcındayız. Bir yücelme, bir yeniden doğuş, bir şafak. Dört-beş günden beri bütün Şark alemi ve bütün Asya için yeni bir devir açılmıştır. Bu kutsal kıta, yüzyıllarca süren bir uykudan sonra ta göbeğinden sarsılıyor. Bütün mazlum milletler, demirden ve çelikten zincirlerini kırıyor ve karanlık zindanlarından dışarıya boşanıyor.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Le Petit Parisien'de İstanbul Hükümeti Paris temsilcisi Nabi Bey'in demeci: Milliyetçiler, kesin sonuca kadar savaşacaklar (Alemdar: 8).


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Gaye-i Milliye: Koşunuz kardeşler! Bize zaferler, istiklal veren gazilere yardım için koşunuz!


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Lakin bütün bunların ne ehemmiyeti var. İşte bir İkinci İnönü Muharebesi daha kazanılmıştı. Beyoğlu Caddesinde, Yunan Konsolosluğu binasının üçüncü katından bir insan boyu kalıncaya kadar yerlere sarkan mavili beyazlı ipek bayrağı şimdi elimizin tersiyle itip geçiyorduk. Derke, günlerden bir gün, Bab-ı Ali Hükümetiyle beraber Ankara Hükümetinin Londra’da bir sulh konferansına davet edildiğini duymayalım mı? Bu bize olağanüstü bir hadise gibi göründü. Daha düne kadar, Ankara Anadolu denilince Kemalist çetelerinden bahsedilen Batı memleketlerinde rota birdenbire nasıl çevrilivermişti? İki büyük ve eski Avrupa İmparatorluğu, Almanya ile Avusturya-Macaristan’ı bir masa başında ikişer, üçer hafta içinde tasfiye ediveren ve elindeki kırmızı kalemle Orta ve Doğu Avrupa haritası üstünde bir takım yeni devlet ve memleket sınırları çizen, nice asırlık taç ve tahtları devirip yerlerine kendi emirberlerini getiren, yüzlerce yıldan beri ay yıldızlı bayrağın altında, Osmanlı Devletiyle kader ve tarih birliği etmiş Müslüman camialarını birer Hıristiyan sömürgesi haline sokan Büyük Britanya Hükümeti Başvekili Lloyd George demek ki, Anadolu’da çete reisliği eden bir adamın “avane”siyle konuşup anlaşmak lüzumunu hissetmişti!


Evet işte bütün İngiliz ve Fransız basını bu hadiseden bahsediyordu. İngilizce, Fransızca bütün gazete ve dergiler hep Ankara delegelerine dair yazılarla dolup taşıyordu. Bunlar Londra’ya varmadan evvel, İngiltere halkına Karikatür şeklinde bir takım alegorik resimlerle takdim olunmuştu. Bu resimlerde başları sarıklı, belleri silahlı ve alınlarının ortasında ay yıldız işaretli birbirinden acayip tavırda kimselerin girdikleri görülüyordu. Fakat çok geçmeden egzotik bir manzara seyretmek merakıyla delegelerimizin yolu üstünde toplanmış olan Londra halkı, en az Lloyd George kadar Avrupai kıyafette, bonjurlu, silindir şapkalı ve sırtlarında heybe yerine koltuklarının altında zarif serviyetler taşıyan bir diplomatik heyetle karşılaşınca “ Aa bunların bizim (gentleman)lerden ne farkı var “ diye şaşırıp kalmıştı.


Bunlar yalnız kılık kıyafetçe düzgün ve medeni deşil, tavır ve hareketçe de nazik, boy boşça gösterişli insanlardı. Heyet Başkanı Bolu Mebuzu Hüsrev ve Zekai Beyler ( eski büyük elçilerimizden Hüsrev Gerede ve Zekai Apaydın) herhangi bir şimalli delikanlıyla boy ölçüşebilecek kadar uzun kametliydiler. Heyete refakat edenler arasında Ruşen Eşref’le İzmir Mebusu Sırı Bey de bu kıratta levent kişilerdi. Bunlar içinde gene Ankara delegelerinden Yunus Nadi Beyle müşavirlerden Mahmut Esat Bey ise enine bir heybet gösteriyordu. Öyle ki hepsi birden, ihtiyar ve yorgun Tevfik Paşanın ardı sıra müzakere salonuna girdikleri vakit, Lloyd George’la yan yana oturan Fransız Başvekili ve Hariciye Nazırı Briand, İngiliz Başvekilinin kulağına eğilip yavaşça;


- Bu efendiler hiç te “ hasta adama” benzemiyorlar” demişti.


O zaman bu nükteyi nakleden Fransız ve İngiliz gazeteleri “ Ankara delegeleri Türkiye’ye taktığımız “ Hasta adam” lakabının ne kadar yanlış olduğunu ispat etmekte ilk siyasi muvaffakiyetini kazanmış oldular” diye yazıyordu.


Lakin zavallı Tevfik Paşa köhne Osmanlı Devletinin bu son Sadrazamı hala tek başına o “ hasta adam “ denilen heyulanın sicimleşmiş bir timsali gibiydi. Lloyd Geoerge onun yorgun ve titrek adımlarla gelip karşısında bir canlı cenaze gibi durduğunu görünce kendisine bir rahat koltuk getirilmesini emretmiş ve bununla da kalmayarak dizlerini kalın bir battaniye ile örtmüştü. Sonra söze nereden başlayacağını bilemeyip:


- Sıhatiniz nasıldır ekselans? “ diye sormuştu.


Bazı fassal gazetecilere göre zaten birçok patavatsızlıklarıyla ün alan Lloyd George bu iki kelimelik sözünde iki pot kırmış oluyordu. Birincisi, bu gibi diplomatik temaslarda hatır gönül sormak fazla bir laubalilikti, ikincisi Sadrazamlara ekselans denilmez Altes demek lazım gelirdi. Fakat Londra’da büyük elçiliği zamanından beri İngilizlerden daime hürmet ve muhabbet görmüş olan Tevfik Paşa bundan hiçbir hakaret kastı bulmayacak kadar tecrübeli bir devlet adamı ve kamil bir insandı. İngiltere’deki İngilizlerin de bize gelenler gibi olmadığını biliyordu. Lloyd George’a cevap vermeye lüzum görmeksizin karşısındaki İtilaf Devletleri heyetine şöyle dedi:


- Söz Ankara delegelerinindir!


Bunun üzerine, sanırım Büyük Britanya Başvekili büsbütün şaşırmıştı. Zira, bu konferanstan umduğu neticeyi, İngiliz kuvvetlerinin işgali altındaki İstanbul Heyetiyle daha kolay elde edeceğinden emindi ve onun için dir ki, Ankara temsilcilerini, Tevfik Paşa’nın başkanlığında bir ek heyet olarak kabul etmeyi düşünmüştü. Bu suretle aklınca bir taşla iki kuşu vurmuş olacaktı. İstanbul’la Ankara arasındaki ikiliği kaldıracak, yani Ankara Hükümetini de Saray’la Bab-ı Ali sırasına koyup kendi askeri ve siyasi nüfusuna tabi kılacaktı.


Tevfik Paşa, belki bu oyunun farkında değildi. Farkında olsa bile belki böyle bir birleşmenin istikbalimiz bakımından ne büyük bir tehlike teşkil edeceğini düşünemezdi. Nitekim, böyle düşünemeyeceğinin en büyük delilini İzzet Paşa misyonunu Ankara’ya göndermek suretiyle göstermiş bulunuyordu. Bab-i Ali’nin bütün gayesi zaten bu ikiliğe bir son vermek değil miydi? Fakat, Tevfik Paşa’nın ruhundaki asalet, birdenbire bu eski saltanat ve devlet adamı zihniyetine galebe çalmıştı ve bu hadiseden yalnız Ankara delegeleri değil Fransız Hariciye Nazırı Briand da memnun kalmıştı. Zira Fransız Hükümeti Saray Bab-ı Ali’yle hiçbir davanın halledilemeyeceğini çoktan anlamış ve bizimle askıda kalan meselelerini Ankara Hükümetiyle diplomatik temaslar tesis ederek hal çaresine bağlamak yolunu tutmuş bulunuyordu.


Tevfik Paşa ortadan çekilip otelindeki yatağına yatar yatmaz, bundan dolayıdır ki, Briand’ın ilk işi Bekir Sami beyle arkadaşlarını tebrik etmek ve konferansın devamı boyunca onlardan elinden gelen yardımı esirgememek olmuştur.


Bununla beraber Ankara Heyeti uzunca bir Londra misafirliğinden sonra İtilaf Devletleriyle esaslı bir anlaşma zemini bulamaksızın döneceklerdir.


VATAN YOLUNDA / YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / 69-97-98-99-100


İnönü kahramanı İsmet Paşa, Metristepe’den şu durumu gözlüyorum diyor: “ Bir düşman müfrezesi gayri muntazam çekiliyor; yakından takip ediliyorlar. Bozöyük yanıyor; düşman binlerce maktulleriyle doldurduğu muharebe meydanını silahlarımıza terk etti”


Ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa ona çektiği bir telgrafına şu sözlerle son veriyor:” Üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir meydanı şeref seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için şaşaai-itila ile dolu bir ufku-istikbale de (gösterişli bir yücelme) nasır ve hakim olduğunu söylemek isterim.”


Evet, bu tepe yalnız manevi genişliği büyük Türk alemini kucaklayan o meydana değil, hayalimizin kavrayamayacağı kadar engin bir ufka hakim ve nazırdır. Bu ufku şimdiden bir şafak kızıllığı ile kıpkırmızıdır. Onu bazıları şehitlerin kanına boyanmış sanıyor ve ürkek gözlerini çeviriyor; halbuki bu, ne kadar zamandır bitmez tükenmez bir gece içinde beklediğimiz bir güneşin maveradan (ardından) bize gönderdiği müjdenin rengidir. Anafartalar kahramanı bunu şaşaai-itila (gösterişli bir yücelme) vasfı ile tarif ediyor. Demek ki bir yücelişin başlangıcındayız. Bir yücelme, bir yeniden doğuş, bir şafak… Bütün bu kelimeler İnönü Zaferi’ne nam olacak kadar büyük değildirler.


Ey ulvi hadise; hiçbir kalem, hiçbir dil senin mahabbet (sevgi, dostluk) ve azametini tarif edemez. Zira, ne Roma saltanatının sukutu, ne İstanbul’un fethi, ne beşeriyetin tarihinde birer yol dönümü olan başka bütün tarihi hadiseler sebep ve sonuç bakımından seninle boy ölçecek bir mertebeye varmamıştır.


1337yılı 31 Mart akşamı İsmet Paşa adında bir serdarın kılıcı, tıpkı bundan beş yüz yıl önceki serdarın kılıcı gibi tarihi ikiye böldü. Dört-beş günden beri bütün Şark alemi ve bütün Asya için yeni bir devir açılmıştır. Bu kutsal Kıt’a yüz yıllarca süren bir uykudan sonra ta göbeğinden sarsılıyor. Bütün vatan şehitleri türbelerinden başlarını kaldırıyor, yüz yıllarca sisli şimal iklimlerinden esen rüzgarlar önünde yerle bir olan eski mübarek beldeler tekrar yeryüzüne çıkıyor. Bütün mazlum milletler demir ve çelikten zincirlerini kırıyor ve karanlık zindanlardan dışarıya boşanıyor.


“Hubutu adem”den beri ilahi ve insani birçok mucizeleri gören bu kıt’a, Türk ordularının yaptığı bu son mucize kadar muhabbetlisini hiç görmemişti… Dünyanın bağrı yıllardan beri hak ve adalet ateşi içinde yanmakta idi; Türk dilaverleri (yiğitleri) bu ateşi kendi kanları ile teskin ettiler. Bütün yanan dudaklara, kuruyan ağızlara bu kızıl sudan tas tas içirdiler. Bu sebilden bütün susamışlar kanacaklardır. Bu sebilin suyu hepsinin sıtmasını dindirecektir.


Geçen gün şehrimizde çıkan Rumca gazetelerden biri, “ Eskişehir önündeki kan deryasında Şark meselesi denilen ayıp artık tamamıyla boğulacaktır” diyordu. Bu gazete ne doğru söylemiş! Evet dediği çıktı, evet Eskişehir önündeki kan deryasında Şark meselesi denilen ayıp tamamıyla boğuldu. O mesele ki azgın hırslarla gözü kararmış kimselerin şimdiye kadar bir türlü açamadığı çetin bir muamma idi. Öyle bir muamma ki, herkesin kalbini şüphe ve endişe ile dolduruyor, geceleri bütün irfan ve vicdan sahiplerinin uykusunu kaçırıyor, kimseye dur durak vermiyordu. O mesele ki, cihanın beline dolanan sıkı ve sert kuşağın düğümü idi. Hiçbir kimsenin gücü onu çözmeye yetmiyordu, bütün eller bu sert kuşağın önünde titriyordu. Nihayet ismi henüz tarihe geçmemiş bir Türk zabiti bir kılıç darbesi ile bu düğümü kesti ve bu kuşak çözüldü ve cihan bir derin nefes aldı.


Ey halaskar (kurtarıcı) kılıç, sana dil uzatanlar, şimdi yerin dibine geçmelidirler. Zira, hakkın bir tek müdafaacısı, imanın biricik kolu gene sen oldun! Hakkın yenilmez bir kuvvet olduğunu ve imansız kuvvetin yılgın bir canavardan hiç farkı bulunmadığını itiraf etmek istemeyenler “ İnönü Zaferi “ karşısında hayretten hayrete düşüyorlar. O en mükemmel silahlarla teçhiz edilmiş Yunan ordularının yalçın bir kayaya çarpan dalgalar halinde dağılıp nasıl perişan olduklarına bir mana veremiyorlar. O ordular ki, yıllardan beri demir yiyor ve çelik giyiniyordu. Akdeniz’in bütün limanları ona barut, gülle, mitralyöz, tayyare ve tank yetiştiriyordu. Nasıl oldu da bütün bu yardımlardan yoksun, barutsuz, güllesiz, tayyaresiz ve mitralyözsüz bir ordu, yıllardan beri çektiği bin türlü zahmete, yıllardan beri gördüğü bin türlü sıkıntıya rağmen bu yorgun ve çıplak ordu, nasıl oldu da sonunda galebeyi çalan oldu? Çünkü hak onun tarafında idi, çünkü iman onda, onun kalbinde idi.


Bugün bizi sevindiren şey yalnız düşmanın bozgunu değil, bu sırrın tecellisi ve bu gerçeğin belirişi olmalıdır. Zira arkasında böyle bir tecelliyi saklamayan kupkuru bir zafer bizim gibi tarihi sayısız destanlarla dolu bir millet için o kadar ehemmiyetli değildir. Kaldı ki, yenilen Yunan ordusudur. O orduyu hiçbir zaman kendimize denk bir düşman olarak telakki etmedik ve daha yirmi beş yıl evvel onu kendi yurdunda gene böyle önümüze katıp sürdüğümüz zamanları henüz hatırdan çıkarmadık. Bunun için gene tekrar ediyorum: Yunanlıları yenmek bizim için övünç sebebi olamaz. Gönlümüz bu sevinci bir defa daha hakkın zaferinden alıyor ve göğsümüzü bir tek zırhımız olan imanımız şişiriyor.


Seviniyoruz. Çünkü Metristepe’de ayakta duran kahramanın seyrettiği meydanın arkasındaki manevi alemi görmekteyiz. Bu alem mahşerden örnektir: Bütün vatan şehitleri türbelerinden başlarını kaldırıyor, yüzyıllarca sisli şimal iklimlerinden esen rüzgarlar önünde yerle bir olan eski mübarek beldeler tekrar yeryüzüne çıkıyor, bütün mazlum milletler demir ve çelikten zincirlerini kırarak, karanlık zindanlarından dışarı fırlıyor.


YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU / ERGENEKON / 58-59-60-61


İtilaf Devletleri’nin Türk-Yunan savaşı karşısında yansız kalacaklarıyla ilgili haberler basında 1921 Mart’ının sonlarında yer almaya başladı. Yansızlık sorunu için İngiltere İstanbul’da yayınlanmakta olan Orient News gazetesini kullanmıştı. Bununla da kalmamış, zor kullanarak İstanbul gazetelerinde “ Büyük Britanya Hükümetinin bitaraflığı!” konusunda bildiriler yayınlattırılmıştı.


Bu yayınlar konusu, 6 Nisan 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye’nin başyazısında irdelendi. Yazıda, İngiliz yansızlığının Londra Konferansı görüşmelerinde anlaşmazlıkların belirmesiyle birlikte çıkmış olduğuna değinilerek, Lloyd George ile Kologeropulos arasında yapılan görüşmelerde biçimlendiği ve bunun daha sonraki günlerde açıklandığı ileri sürüldü. Bu görüşmelerde İngiliz Başbakanı, “ Ankara’ya gitmek ve Ankara Hükümetini yıkmak lazımdır. O zaman İzmir’e, Edirne’ye alnınızın teriyle müstehak olacaksınız” tümceleriyle Yunanlıları yeni bir savaşa çağırmıştı. Bu öneriyi Konstantin’e ulaştıran Yunan Başbakanı gerekli parayı İngilizlerin gösterdiği kolaylık sayesinde sağlamıştı. Bu görüşmeden üç gün sonrs toplanan genel oturumda Lloyd George şunları söylemişti.: “ Bu efendiler birbirleriyle anlaşamıyorlar. İhtimal ki yeni bir harp tecrübe edecekler. Mesuliyet kendilerine racidir. Biz bitaraf kalırız” Lloyd George’nin bu tümceleriyle anlattığı nitelikte bir yansızlık olsa gerekir ki, Avam Kamarasında yöneltilen çeşitli sorulara verdiği yanıtlarda yine aynı konulara, yani yansızlık sorununa değinmişti. Bu kez o II. İnönü savaşı sırasında olacak ki, “ Hükümat-ı Müttefike Türk-Yunan muhasamatının devamı esnasında bitaraflığını muhafaza için itilaf etmişlerdir. İstanbul Müttefiklerin işgali altında bulunduğu için şehr-i mezkur harp mıntıkasının haricinde bulunmaktadır” sözcükleriyle yansızlık konusunda Fransa ve İtalya’yı da İngiltere ile birlikte hareket eder göstermişti.


KURTULUŞ SAVAŞINDA TÜRK BASINI / Dr. İZZET ÖZTOPRAK / 311-312

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG