7 Haziran 1921

İngiltere'nin İzmir Başkonsolosu Sir H. Lamb, Curzon'a gönderdiği telde, Yunan Genel Karargahı'nı ziyaret eden İngiltere'nin Atina Askeri Ateşesi'nin Yunan makamlarından aldığı bilgiye göre, Anadolu'daki Yunan ordusunun 160.000 kişi olduğunu, bunun 15 bin artırılacağını, Kemalistlerin ise Yunan Cephesi'nde 100.000 asker bulundurduğunu bildirdi. Tele göre Yunan yetkililer Mustafa Kemal'e karşı zafer kazanacaklarından emin bulunuyorlar ama ilerde Mustafa Kemal'in güçleneceğinden de kaygılanıyorlar. Bu güçlenmeyi önlemek için Karadeniz limanlarının abluka altına alınmasını savunuyorlar. İngiliz Akdeniz Filosu Başkumandanlığı'nın Donanma Bakanlığı'na gönderdiği yazıya göre, İnönü başarısından cesaret alan Kemalistler, İskenderun ve Halep bölgesi üzerinde Türkiye'nin haklı olduğunu General Gouraud'a bildirdiler, ciddi olduklarını göstermek için üç ordu trenini harekete geçirdiler ve Arapları Fransızlara karşı kışkırtmak amacıyla Halep kuzeydoğusuna ajanlar gönderdiler


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


İngilizler, Anadolu'daki tutsakları serbest bıraktırmak için Hint Müslümanlarının ileri gelenlerinden Ağa Han'ı devreye soktular. Ağa Han, Ankara Dışişleri Bakanlığı'na bir mektup yazarak "İngiliz Hükümeti Türk tutukluları salıverdiği halde, siz İngiliz tutukluları salıvermediniz. Londra'da yapılan anlaşmaya uymanızı salık veriyorum'' dedi. Bekir Sami'nin Dışişleri Bakanı olarak 16 Mart'ta yaptığı anlaşmayı Meclis reddetmişti. Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey, 26 Haziran tarihli cevabında Bekir Sami Bey'in yetkili olmadığı halde böyle bir anlaşma yaptığını, İngilizler Malta'daki Türklerin tümünü bırakırlarsa, İngilizlerin hepsini salıvereceklerini bildirecektir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Franklin Bouillon ile Moskova'dan dönmekte olan Yusuf Kemal Bey Çankırı'ya geldiler. Yarın, Ankara'ya hareket edecekler.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Geceyi Çankırı’da geçirdik. Belediye Reisi Sait bey Fransızları minnettar edecek derecede misafirperverlik gösterdi.


Çankırı’dan şu telgrafı çektim.


Ankara’da Büyük Millet Meclisi Riyasetine


3/6/1337 de makine başındaki muhaberemiz üzerine ertesi sabah İnebolu’dan çıktım. İkimizin azimeti aynı güne tesadüf etmiş suretinde Franklin Bouyon’la beraber geliyoruz. Yarınki Çarşamba sabahı Çankırı’dan hareket edeceğiz. Fransızlarla olan müasebetimizin vaziyeti hukukiyesi, kendisinin resmi bir sıfatı olmaması noktalarıyla Fransa’yı bizimle anlaşmaya çalıştığını ve bize hayırhah olduğunu iddia eden bir zat bulunması cihetleri mezcedilerek Ankara’ya muvasalatında ona göre kabulü ve benim yolda her ne bahane ile olursa olsun kendisinden ayrılmaklığım caiz olamayacağından şehre Hariciye Vekili ile beraber girmemesi için oraca tedabiri lazıme ittihazı mesnutu reyi samileridir. Aileme teshilat gösterilmesi için emir verildiğinden dolayı arzı şükran ederim efendim.


Yusuf Kemal


(Kaynak: Vatan Hizmetinde / Yusuf Kemal Tengirşek / Syf 234)


Hakimiyeti Milliye: Avrupa karşısında Afrika: Asya'nın mazlum kavimlerinin hürriyet ve istiklal mücadelesine, şimdi Afrika'nın mazlum halkı da iştirak ediyor. Gün geçtikçe büyüyen bu hareketler karşısında Avrupa'nın zulümkar politikacılarının er geç mağlup olacakları şüphesizdir.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Yedi haziran, saat beşte, Doktor’un odasına bir fincan çay içmeye gitmiştim. Orada İstanbul gazeteleri vardı. Birinde Salih Bey’in ölümünü yazıyordu. İçimden Atlantik’i ruhumla geçip çocuklarıma, “ Ben daha yaşıyorum” demek geldi. Ben eski günlerin hatıralarına dalmışken, Dr. Şemsettin:

_ Çay soğuyor, hemşire, dedi.


Yedi ve sekiz hazirana kadar, Mama Taida’nın odasında yatmadan kitap okur, şamdanı söndürmezdim. Sokaklarda ses seda yoktu.


Haziranın dokuzuncu günü hastahane tıklım tıklım olmuştu. Artık her odayı koğuş haline sokmaya mecbur kalmıştık. Yunanlılar büyük taarruza başlamış, yüz bin kişilik bir ordu ve kudretli bir topçu alayı ile harekete geçmişti.


Türk Kuvvetleri’nin merkezi Karacabey’di. Zihnim savaşla meşgul olmuyordu. Kendimi ve kafamı hep hastalarıma vermiştim. Ne kadarını soydum, çamurlu yüzlerini, hatta vücutlarını silip yatırdım. İniltiler ortalığı kaplardı. Bana bütün Türkiye bir hastane olmuş gibi gelirdi.


Hastalar arasında en çok dünyadan haber isteyen Nazım’ın fırkasından, iki bacağı yaralı bir çavuştu. Yüzü, hakikaten bir Türk çavuşunun manasını taşırdı. Çok az konuşur bir adamdı. Sorduğunuz suallere cevap verecek kudreti yoktu. Sade bir gün “ limon “ dedi. Bir limonata yapıp içirmeye çalışırken başı kolumun üzerine düştü. Yatırdım:


- Siz Mustafa Çavuş’u çağırınız dedi. Aman bacaklarımı biraz rahat ettirin diye ilave etti.

Başımı döndürdüğüm zaman, Mustafa Çavuş yanındaki yataktan bir ölüyü kaldırıyordu. Yaralılardan yatağına sığmayacak kadar uzun boylu kocaman bir çavuş olduğunu hatırlattım. Karnından yaralıydı. Doktorun hiç ümidi kalmamıştı. Fakat bu kadar iri bir adamın ölmesine insan inanmak istemiyordu. Ona kaşıkla süt vermeye çalışırken, Nazım’ın çavuş’u yavaşça dedi ki:


_ Biz onunla beraber savaştık. Bir arslandır. Bir kadının elinden kaşıkla süt içmesi ne tuhaf?


Ertesi gün, koğuştan çıkarken sofanın sedyelerle dolu olduğunu gördüm. Her yer tıklım tıklım dolmuştu. Kımıldanacak yer kalmamıştı. Kimse, hatta hastabakıcılar bile gülmüyordu. Ameliyat masası kan içindeydi. Herkes susmuştu. Bakıyorsunuz genç bir zabit, iki yaralının elini yakalamış, çocuk gibi ağlıyor. Büyük bir sedyenin içinde kocaman bir adam:


_ Ben yaşamak istiyorum, ölmek istemiyorum. O öldü, kumandanım öldü, diye söylenip ağlıyor.


_ İntikam alacağız, sözleri ile o parça parça kasap dükkanındaymış gibi duran insanların arasında garip görünüyordu. İşte, savaş denilen kanlı ziyafetin burası mutfağı. Orada insan parçaları, gelip geçiyor. Savaş büyük isimler yapıyor, siyaset adamlarının, kumandanların heykelleri yapılıyor, halk onlara tapıyor. Halbuki burada iki dakikada gelip geçen büyük ruhları kimse ne biliyor ne anıyor.


Dr. Şemsettin bana:

_ Koğuşa sekiz yatak daha soktuk dedi. Kapıya dayanmış bir binbaşı baygın bir halde duruyordu.


_ Yirmi dört saat yemek yemedim. Aman bana bir fincan çay diyordu. Gittim ona çay getirdim. Bir başkasına daha çay vermek isterken, ayağımın altında bir sedye daha belirdi. Yüzünün yarısı sarılı, kafası kan içinde, üstü başı parça parça çamur içinde bir adam. Sakin gözlerle bakıp;


_ Aman bana bir sigara diyor. Sigarayı dudakları arasına sıkıştırdım, yaktım. Dumanını savururken kime benzediğini düşünüyorum. Benim koğuşa sıkıştırdıklarımın birincisi bu idi. Dumandan her şeye, herkese küfrediyordu. Ötekilerse sedyelerde ağlıyorlardı. Nazım için ağlıyorlardı. Nazım da kalbine saplanan bir kurşunla bu dünyadan göçmüştü.


Saat dört buçukta Madam Tadia’ya gittiğim zaman iki kişinin beni beklediğini söylediler. Birisi Ruşen Eşref diğeri Yusuf Akçura idi. Akçura tabii, ihtiyat zabitiydi. İkisi de İsmet Paşa’nın çok üzgün bir vaziyette olduğunu söyledikten sonra, bana da kendisini gidip ziyaret etmemi tavsiye ettiler.


Ricatin başlangıcında, Karacabey’de İsmet Paşa’nın karargahına gittim. Bu çelişkinin bizi nerelere kadar götüreceğini bilmiyorduk. Artık kader denilen kudret tamamen millete dönmüş, fertlerin hiç ehemmiyeti kalmamıştı. Beni İsmet Paşa karargahında Binbaşı Tevfik karşıladı. Vaziyetin çok ciddi olduğunu ve Nazım’ın nasıl öldüğünü anlatmaya başladı. Nazım’ın ne zaman şehit olduğunu sorduğum zaman dedi ki:


_ Dün sipere neferlerle birlikte girmiş, orada dövüşmüştü. Oraya girmeden yarım saat önce bana telefon etti. Paşa’nın üzülmemesini söyledi. Ben siperlere gidiyorum, dövüşeceğim dedi. Fakat Paşa çok üzüldü. Nazım’ın göğsünü kurşuna açtığını söylüyorlar. O anda Nazım’ın alaycı gülümsemesiyle;


_ Bütün zabitleri kes, dediğini işitir gibiydim. O kesilenlerden bir tanesi şimdi kendisiydi.


İsmet Paşa’nın odası Anadolu’nun alçak tavanlı iki küçük pencereli odalarından biriydi. Eşyası, bir portatif karyola, bir tahta masa, bir tek sandalyeden ibaretti. Paşa bir nefer gibi giyinmişti. Bu sadelik bu eşyalara çok uymuştu. Fakat kendisi çok üzgündü. Çünkü çekilme emrini vermek zorunda kalmıştı. Ona karşı o zaman duyduğum saygı ve teessürü ifade etmek çok güçtü. Ordunun insanüstü gayret ve kahramanlığının herhangi bir zaferden daha büyük olduğunu söylemeye çalıştım. Fakat dünya, eğer savaş zaferle bitmezse, hiçbir fedakarlığı dikkate almaz, İsmet Paşa da bunu ifade etti. Fakat bu gibi fedakarlıkları yapanlar ölmez bir eser bırakırlar.


Beni yemeye alıkoydu. Odanın önündeki bahçeye bakarak yemek yedik. Ben giderken, Mustafa Kemal Paşa’nın da geleceğini söyledi.


Eskişehir’e giderken artık çekilme tahakkuk etmişti. İsmet Paşa’nın kendisi bu çekilmenin selametle yapılmasını sağlamak için belki arkada kalacaktı. O anda duyduğum teessürü ve savaşa karşı nefreti hiç unutmayacağım. Fakat biz savaş yapmaya mecburduk. Çünkü düşmanlar evlerimize kadar gelmiş savaş istesek de istemesek de yurdumuzu yakıp yıkacaklardı. Niçin? Çünkü bir veya birkaç siyaset adamı Yakın Doğu’nun haritasını değiştirmek hevesine düşmüşlerdi. Yunanlılar da kazanç ve zafer hırsına düşmüşlerdi. Fakat onlar da bunun neye mal olacağını görüyorlardı. Gerçi, henüz zafere kavuşmamışlardı, işin sonu de gelmiş değildi.


Nihayet hastaneye geldim. Hep gözümün önünde savaş ziyafetinin bulaşıklarıyla dolu, hastane denilen mutfak beliriyordu. Zavallı Türkler’ Zavallı Yunanlılar! Zavallı dünya!


Ertesi sabah yine çok acı, çok hareketli oldu. Ölüm halinde olan bu zavallı yaralılar şuurlarının altında ailelerini ve yurtlarını kurtarmak için döktükleri kanın beyhude olduğunu hissediyorlardı. Allahım, bu ne zaman bitecekti?


Yatağın içinde oturup durmadan küfür eden Nazım’ın genç zabiti bana biraz kuvvet verdi. Yalnız sol eli kımıldamakla beraber, hayatta kalmış olduğu için özür dileyecek vaziyette değildi. En çok sevdiği kumandanı Nazım ölmüştü. Kafası, şimdi de neferleriyle meşguldü. Hastanenin emir erini içeriye sokmamasına durmadan isyan edip söyleniyordu. Bana:


_ Pencereden bak, herif orada sokakta ne yapıyor, diye sordu. Ben kendisine lazım olan şeyleri getireceğimi söylediğim zaman, bir şey istemedi. Ne hastane, ne hasta bakıcı istiyordu. Yalnız emir erini istiyordu, vahşi bir şekilde ölüme giden kumandanına da küfür ediyordu.


Öğleden sonra Askeri Hastanenin doktoru geldi, hastaları kaldırmakta olduklarını söyledi ve Nazım’ı görüp görmek istemediğimi sordu. Onu Ankara’ya götürecekler ve askeri merasimle kaldıracaklardı. Şimdi, doktorun önümüzdeki camlı kapıya neden bu kadar hayretle baktığını ve niçin hastaneyi ziyarete geldiğini sezdim. Ben onun daha önce içeriye girmesini söyledim. Ben kapıda bekleyecektim. Kapıyı itip ayaklarının ucuna basa basa içeriye girdi. Mini mini bir bölmede, üzerinde büyük bir bayrak örtülü olan Nazım yatıyordu. Bayrağı kaldırdığını gördüm. İki dakika bekledikten sonra örttüğünü farz ederek yüzümü çevirdim. O yatağın üzerine eğilmiş kumandanını öperek veda ediyordu. Sonra bayrağı tekrar örterek dışarı çıktı. Evet bu Nazım’dı. Ben içeriye girince bir an, bayrağı kaldırıp kaldırmamakta tereddüt ettim. Nihayet kaldırdım. İşte Nazım. Başı yüksek yastığa konmuş, topçu üniformasıyla yatıyordu. Elleri göğüs üzerinde kavuşmuştu. Başında mavi tepeli, kahverengi kalpağı vardı. Ne garip! Toprağa dönecek olan bu ölümlü cesedin içinde Nazım’ın ruhu bir zaman yaşamıştı. Ela gözleri açıktı. Her zamanki ifadesini taşıyordu. Dünyanın bir melodram olduğunu ifade eden gülümsemesiyle “ Bütün zabitleri kes “ der gibiydi. Acaba fert olarak devam eden ruh içinde var mıydı? Bilmiyorum. Fakat o gülümseme, yüzü toprak oluncaya kadar devam edecekti. Önce ellerine baktım. Herhangi çilli bir çocuk eli, uyuyan bir çocuk gibi göğsünün üstünde. Bu ellerin kurşunla oynamış olduğunu düşündüm. Elimi elinin üstüne koyarak bir kardeşle veda eder gibi vedalaştım ve bayrağı üzerine çektim, sonra yalnız kalmak ve hava almak istediğimden dışarı çıktım.


Sokaklarda hayat kaynaşıyordu. Askerlerden başka öküz arabaları eşyalarla dolu, üzerlerinde gözleri korku içinde oturtulmuş çocuklar. Kadınlar öküzleri çekiyorlar. Bir insan seli akıp gidiyor. Eskişehir’den çekilmek emri artık verilmişti. Madam Tadia’nın otelindeki odama gider gitmez, bana karargahtan bir haber geldi. Mustafa Kemal Paşa benim için vagonunda bir kompartıman ayırtmış olduğunu ve saat dokuz buçukta hareket edeceklerini yazıyordu. Teşekkür ettim, orada bulunacağımı söyledim. Mektubu getiren nefer ayrıldıktan sonra, şiddetli bir infilakla bütün camlar kırılmaya başladı. Her yerden ateş ediliyor, sokaklarda ayak sesleri işitiliyordu. Sanki Yunan ordusu girmişti, yahut da yeni bir ihtilal başlamıştı.


Aşağıya imdim. Madam Tadia’yı gördüm. O bana evin arka tarafına Yunan uçaklarının bomba attıklarını söyledi. En büyük endişem istasyonda trene konmak üzere götürülen sedyenin bir zarara uğramış olmalarıydı. Ondan sonraki bir kaç saat esnasında havaya aksetmiş olan yenilmenin acısı son derecesini buldu. Hava hücumundan yaralanan on iki kişiyi getirdiler. Ben hastaneye koştum. Bunların birkaçı çocuktu. Acıdan bağırıyorlardı. Hastanede trene konulacak olanların hepsini hazırladık. Kımıldamaları mümkün olmayanları bir Türk ve Musevi doktorun eline bıraktık. Genç hastabakıcılar isteri halindeydiler. Hepsinin başı ellerinin arasında, kapılara dayanmışlar, ağlaşıp duruyorlardı. Doktor Murat artık yapılacak bir şey kalmadığını söyledikten sonra yemek yememiz gerektiğini bildirdi. Bahçedeki birkaç çadırın altında bir sürü ölü ayağı görünüyordu. Gökte parlayan sarı bir ay ışığında, yıllarca taşlar üzerinde sürtünmüş olan param parça ayakkabılar… Bahçenin bir tarafındaki sofraya oturduk. Kızarmış köfte vardı. Fakat hiç birimiz bir şey yiyemiyorduk. Dr. Cemil bitkin, durmadan sigara içiyordu. Dr. Murat bana kendisinin kamyonetinde bir yer teklif etti. Gece üçte hareket edeceklerdi. Daha erken ve rahat kompartımanımda gitmeye söz vermiş olmam beni adeta utandırdı.


Hastaneye girer girmez, Mustafa Çavuş’un başı beyaz sargılı, aklını kaybetmiş gibi çırpınan bir hasta ile uğraştığını gördüm. Hasta hıçkıra hıçkıra ağlıyor:


_ Allah aşkına, ayağınızın altını öpeyim. Beni Ankara’daki köyüme götürün diye yalvarıyordu. Bir başka sedyede, bir adam yüzükoyun yatmıştı. Ben ona biraz yiyecek vermeye ve birkaç saat sonra Polatlı’ya gideceklerini söyleyerek teselliye çalıştım. Hepsi kadın hastabakıcıları olan bir hastaneye gönderilmelerini istiyorlardı. Birer birer bana köylerinin adını söylediler, çocuklarını anlattılar.


Biraz ilerleyince Mustafa Çavuş’un başka bir sedyeye eğilmiş olduğunu gördüm. Sedyedeki:

_ Onu çağırın bana diyordu.


Mustafa Çavuş gülümseyerek bana baktı.


_ İşte geliyor, dedi. Sedyenin yanına gittiğim zaman benim avucum kadar küçük yüzlü, ancak yedi yaşlarında bir küçük oğlan çocuğunun yattığını gördüm.


_ Neredensin yavrum diye sorunca


_ Hanım teyze, beni askeri hastanede ameliyat ettiler, sonra buraya geldim. Annem Bilecik’te. Babamın adi Ali’dir. Mızıkadadır. Onu bana bulun, dedi. Dudakları titriyor. Fakat ağlamamaya çalışıyordu. Başhemşireye müracaat ederek, bu çocuğu babası gelinceye kadar yanında tutmasını rica ettim. O da sedyeyi odasına aldı.


Saat sekiz buçukta, tren hala istasyondaydı. Kadınlar kamyonların üzerinde çocuklarını emziriyorlardı. Etrafları eşya ve çocukla doluydu. Hepsinin elinde bir tava olduğunu gördüm. Ömrümde insanların bu kadar tava kullandıklarını ilk defa görüyordum.


Mustafa Kemal Paşa sapsarı, platformda askerlerle konuşuyordu. Hepsi sakindi. Karşılarında kadınlar… Bu kadınların gözleri çok acı bir şekilde askerlere çevrilmişti.


Tren düdüğünü çaldı. Karanlıkta harekete başlayınca, Anadolu’nun bir başka perdesinin kapanmış olduğunu hissettim.


TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI / HALİDE EDİP ADIVAR / 217-218-219-220-221-222-223-224-2258-226

GUN GUN KUTULUS yazi.JPG