8 Mayıs 1921

Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, Mart'ta Londra'da İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlarla yaptığı gizli anlaşmaların Hükümet'çe reddedilmesi ve Hükümet'le kendisi arasında baş gösteren görüş ayrılığı sebebiyle istifa etti. İstifa yazısı Meclis'in 1 2 Mayıs tarihinde yaptığı gizli birleşimde görüşülüp kabul edilecek, yerine Yusuf Kemal Bey seçilecek. Bu durum Batı'da ve İstanbul'un İtilaf Devletleri yanlılarınca Ankara'nın Sovyet dostluğunu Batı'ya tercih ettiği biçiminde yorumlanacaktır.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Bir süreden beri Ankara'da bulunan Madam Gaulis, İstanbul'a hareket etti


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Hakimiyeti Milliye: Anadolu ihtilali: Anadolu ihtilali ile bir iş gördüğümüzü anlamaktan bizler bile aciziz. Bunu belki torunlarımız anlayacak.


(Kaynak: Kurtuluş Savaşı Günlüğü / Zeki Sarıhan)


Parça parça bildiğim bütün bunları, Mayıs 1921 de, İngiliz-Yunan işbirliğinin çift taarruzu ile engellenen bir yolculuğum sonunda Ankara’ya ulaşabildiğim zaman, daha açık anlamış oldum. İnönü meydan muharebesinden dosdoğru geliyordum. O savaş meydanını baştan başa geçmiştim. İsmet Paşa’nın kumanda ettiği hatları bizzat gördün. Yunan ordusunun kayıplarını, onun çılgınca kaçış safhalarını, yol üstünde sedyelere varıncaya kadar serpilen yaralıları, o saha içinde adeta okudum. Bunların korkunç hatırasını öylece saklıyorum. Hepsi hala aynen gözlerimin önünde.


Birkaç gün evvel boşaltılmış bölgede tam bir yok etme faaliyeti görülüyordu. Eskişehir’i çevreleyen Söğüt, Küplü, Bilecik, Yenişehir, Pazarcık, İnegöl, Bozöyük yörelerini bir baştan öbür başa dolaştım, öngörülen felaketi gördüm, harabelere dokundum, kurbanların sayısını tespit ettim, sağ kalanları da dinledim. Söğüt’ün kireçli taşları üstüne tünemiş baykuşların haykırışları kulaklarımı deldi, taşlar altında hala ceset birikintileri vardı. Bilecik’te sağ kalabilen ora insanlarının hıçkırıklarına acı acı şahit olmuştum. Sonra Eskişehir de birkaç gün geçirdim ve İsmet Paşa’ya “ artık Ankara bana ne anlatabilir ki? Haftalarca sizin göç eden kafilelerinizi seyrettim, onların sefaletini adeta yaşadım” dedim. Şöyle cevap vermişti:


-Hayır siz onu görüp dinlemedikçe, her şeyi anlayamazsınız. Ankara’ya gidin, onu dinleyin, ona iyice bakın, o zaman nerelere kadar ulaşabileceğimizi anlayacaksınız.


Birkaç gün sonra, sabahın erken saatinde, gardaki küçük eve girecektim. Beni orada bekliyorlardı.


Yoldan üç adım ötede tesis edilmiş bir demir yolu istasyonunda, bundan daha basit ne olabilirdi ki? Ama işte, daha eşiği aşar aşmaz, o anlatılmaz hava o mütevazi zariflik kendini göstermişti. Daha sonra hep bunları görecektim.


Büyük bir otomobil beni bekliyordu. Paşanın özel muhafızları Giresunlu askerler onu koruyorlardı. Onun asker evinin subayları ile ilk temastan sonra, süratle içeriye alınıp birinci kata çıkarılıyordum. Bir çeşit holde, birkaç adam birbirleriyle konuşuyordu. Ben gelince sustular. Bunlardan biri hafifçe geride duruyordu. O esnada, nasıl geldiği hiç bilinmeyen bir sezişle, belki de o şef bakışının çekişi ile, yaklaştım, elimi uzattım. Tanındığını anlayınca yüzünde hafif bir gülümseme belirdi, bir kapı açtı, aynı kapıyı üstümüze kapadı. Biraz sonra görüşmeye başlamıştık. O anlarda, bize iki üç defa gelen askeri hafif bir sabırsızlıkla geri göndermişti.


Şimdi bir fincan kahve ile sigara içiyordum. O da bana üzerinden geçtiğim bölgeyi bir harita üzerinde gösteriyordu.


Net bir titreşimle çabuk konuşan sesi, beni ilk aştığım hatlar üzerinde sorguluyor, izlenimlerimi öğrenmek istiyordu. Bu ilk dakikalardan itibaren, esaslı bir fikir alış verişinden önce, boşu boşuna uzun cümlelerle konuşmaktan kaçınıyorduk. Onu dinlerken ve onu cevaplarken, İstanbul’da az zaman önce duyduğum sözleri hatırlıyordum:


-Dinlemesini, muhatabının fikrini iyice zaptetmesini bilir, demişlerdi. Sonra bunun özünü bulmasını da bilir ve nihayet fikrine karşı çıkarılan fikre cevap teşkil eden mantığını bulur.


O ne düşünme çabukluğu, o ne hakim bakıştı, hatta bakışların en acayibi, içine sızılmaz olanı, derhal değişeni: Birden kendini toplar, kapanır, inanılmaz bir gençliğin kısa tebessümleri ve şimşek gibi ışınları! Bunları bana ne kadar çok anlatmışlardı. O kadar canlı, biçimde üstü örtülü, çelik şimşekler ki, durumun sadeliği ile adeta çelişki haline gelmekte.


Onu binlerce değişik çehre içinde görecektim. Fakat öz çizgileri hiç değişmeyecekti. Tabirlerinde isabet, süratli, parlak yargılama ve daima en sevimli haller içinde o şef havası, ince zarif yapısı, sözde ve harekette o mükemmel rahatlık.


Dostları, düşmanları, çekemeyenleri ya da sadık insanları, onun kişiliğinin çekiciliği altında kalarak ve daima o kişiliğe bağlanarak, şöyle tasvir etmişlerdi kendisini: “Her şeye rağmen, gizli düşünceleri keşfeden, hiç fark ettirmeden toparlanmak suretiyle kişiliğinin gücüne daima sahip kalan ve nihayet iki yaratık arasında farklı hallerin birbiri üstüne gelişini fakat asla bir arada tamamen erimeyişini sağlayan o acı bakışla karşılaşmak, elbette insanı iyiden iyiye şaşırtan bir şeydi.


Birkaç gün sonra, yine Çankaya’daki büyük evde konuşuyorduk. O büyük eve, bir zaman sonra çok alışmış olacaktım.


Fransa’ya dönmek üzere idim. Bu kez bizim ebedi anlayışımız nedeniyle tahrik edilmiş bir insan ile karşı karşıya bulunuyordum. Acı acı tartışıyorduk. Fakat, ondaki çok zarif incelik kendini derhal gösteriyor, onun misafiri olduğum için çelik sesi yumuşuyor, o delici bakışı ile, az önce söylediklerinin gerçekten eksiksiz kavranıp kavranmadığını anlamak istiyordu.


Bu oldukça canlı silah karşılaşmasından sonra, henüz kabul edemediğim ve ancak bir zaman sonra doğruluğunu ölçebileceğim hususları anlamıştım. İkimizde susuyorduk. Büyük yaz salonu bir Asya mayısının ışınları ile yıkanıyordu. Kuru, sıcak parlaklık içinde, paşanın yüz çizgileri, bir an tüm fikrin konsantrasyonu ile belirgin hale geliyordu.


Sivil kıyafette idi, açık alnı hafifçe kırışıyordu, bunlar yoğun bir meşguliyetin çizgileri idi. O şimşek bakış durulmuş, sabitleşmişti. Durumundaki asalet, hafif öne eğik gövdesinin zerafeti, şimdi her defadakinden daha çarpıcı oluyor ve birikmiş enerji, kişinin içinden, onda az görülen bu hareketsizlik ile inanılmaz biçimde dışarı çıkıyordu. Dahili çalışma görünür halde idi.


ÇANKAYA AKŞAMLARI 1 / BERTHE G. GAULİS / 51-52-53-54


GUN GUN KUTULUS yazi.JPG